Yeni Hayat
Bozkırda; yükü ağır bir ihtiyar, atı var ihtiyarın altında; kahverengi doru bir at. İhtiyar çok hızlı sürüyor atını, yorgun veya kaçıyor değil aslında. İhtiyar artık gerçek hayatını keşfetmiş ve bu hayatında genç birisi artık. Atı o ölene kadar onu taşıyacak; erzakları, o ölene kadar yetecek, hastalıklar ise onun ihtiyar yaşantısında kalacaklardı artık.
İhtiyar uzun bir yol yürüdü, yürüdüğü yollarda bambaşka diller, bilmediği kültürler, hayatında hiç görmediği başka hayatlar ile karşılaştı. Onlar ile aynı dili konuşmuyordu, dillerden farklı bir iletişimdi onlarla kuracağı. Anlaşabiliyordu ihtiyar, kalabalıktan uzak bu insanlarla. Onlar benliklerini dünyevi zenginliğe sunmamış , yıllardan etkilenmemiş, kültürlerini muhafaza etmiş misafirperver, diğerlerinin onları ilkel gördüğü doğa insanlarıydı. Bu dış dünyadan sıyrılmış köylüler görebilirdi ancak ihtiyarın bu genç halini, onlar ona misafir dediler. İhtiyar en keyifli sohbetini dilini bilmediği bu insanlarla yapıyordu. En doyurucu yemeğini ilk kez yediği yemekleri onlarla birlikte yiyor, en samimi gülüşü onlarda görüyordu. İhtiyar da onlar gibi gülüyordu artık. Sanki ihtiyar onlardan öğreniyordu bu yeni hayatı. Onlar uzun süredir bu hayatta yaşıyorlardı, ihtiyar daha gençti bu yaşamda, öğreniyordu işte.
Hangi hayata yaşlanmıştı ihtiyar, kaderi miydi yaşlandığı hayatı? Gecikti mi gerçekten aradığı hayata? Belki de yeni dünyadaki bu insanlar ihtiyarın hayatını bilseydi, özeneceklerdi hayatına. İhtiyar ölüme yakındı, belkide ölüme inananların hayatıydı bu yeni hayat. Belki de bu hayatın güzelliğini en iyi anlayandı ihtiyar.
Hiyerarşinin yoğun olduğu, her şeyi kolay elde edebileceği ancak hayatın hızlı ve aceleci olduğu güçlü ülkelerin ihtiyarıydı o. Sadece insanları koşturan bir at gibi yaşlandı. Ölüme yakındı ihtiyar, atından bihaber , gitmesi gerekti.
Onlara güldü giderken ihtiyar, onlar da güldüler, yalnız bir anne veya bir baba çocuğunun arkasından böyle gülebilirdi. Onlar için çabalarının meyvesiydi ihtiyar sanki, gördükleri en farklı misafirdi. Güçlü ülkelerden gelen tek kişi, en özel kişiydi belki, belki de en acınası.
İhtiyar atını sürdü, atı yüküne rağmen bütün hünerlerini gösteriyordu ihtiyara, sanki bu hayatından onun uzaklaşmamasını, onun bu hayattan yorulmamasını istiyordu. Onu genç olduğuna inandırıyor, ihtiyar için en hızlı adımlarıyla koşuyordu doru at.
İhtiyar güneşin doğmasını görmeden yola koyulmuştu, güneş doğunca güneşe doğru sürdü. İhtiyar, güneşi tam tepesine gelene kadar takip etti. Güneşin ona verdiği sıcaklık ve bedenindeki ter, ihtiyara daha fazla enerji veriyor, sanki ihtiyar henüz gençliğe yeni giriyor, ruhu henüz çocukluktan yeni kurtulan bir ergenin gençliği gibi heyecanlı oluyordu. Tepesindeki güneşe kahkahalar attı ihtiyar, ona doğru baktı gözlerini kapattı, kollarını açtı; sanki yağmuru hisseder gibi güneşin kavurucu ışınlarını bedeninde hissediyordu.
Bir dereye geldi ihtiyar, atından yüklerini çözdü, eyerinide çözdü atın, at güneşin ateşinden yana yana dereye doğru koştu, atın ilk özgür su içişiydi bu. İhtiyar derenin kenarından bir ağaç dibine çöktü, son hurmasını yedi, matarasındaki son üç ağız dolusu suyu üç yudumda içti. İlk iki yudumu hızlıca içtiğinde üçüncü yudum aklındaydı, üçüncü yudumu ağır ağır kana kana içti, çünkü bu son yudum bir sonrakini değil boş matarayı ve ölümü aklına getirendi. Doru at dereden hızla çıktı, sanki ihtiyarın son saatlerini hissetmişti. İhtiyar, atın güneşin battığı yöne doğru koşuşunu uzun süre seyretti, gençken gözlerini güneşe yumdu ihtiyar, gençken veda etti geçtiği yollardaki dilsizlere ve tanışmadığı nice dilsizlere.
Doru at koştu, artık sadece insanları koşturan bir at değil, kendi özgürlüğü için koşacak ihtiyar bedendeki genç bir attı.

Yorumlar
Yorum Gönder