Rüzgar ve Adam
Uçurumun kenarındaydı adam, ne yüksek korkutuyordu onu; ne de öldükten sonra ne olacağı .Ölmek için gelmişti uçuruma adam, bencilce bir ölüm sunmaya geldi öleceğini sandığı bu noktaya. Güneş en tepedeydi, öğle vakti güneşin en çok ısıttığı saatlerdi. Öleceğinden emindi, sadece düşünüyordu. Bencilliğini bir kenara bırakıp, arkada bıraktıklarını geçiriyordu aklından. Her insan gibi düşünüyordu geçmişi ;çocukluğunu , gençliğini, bugüne kadar olanları… Ama, hep aklında, adam olduğu zamanlar vardı; onu buraya getiren, adam olan diğer tanıdıklarının vurdum duymaz yaşamları, dünyadan bezmeye bile vakit bulamamış; koşan insanlar geliyordu aklına : sadece koşan ; mutsuzca, aceleyle ve sadece uyuyan umarsızca, bencilce. O kadar basit geliyordu ki herkes ona, o kadar aynı geliyordu ki her şey. En çok değer verdiği, kendine en yakın hissettiği insanlarda bile bu aynılığı görmüştü adam, onlardan bir tane bile yoktu artık. Düşünüyordu yine adam, bedeninin yalnızlığını umursamıyordu, aklının yalnızlığını; hatta fiillerinin yalnızlığını, sözlerinin yalnızlığını; konuşmamayı umursamıyordu adam. Ama öldürmüyordu hala kendini, içini buruklaştıran bir nefes vardı bedeninde; intihar etmeyi geciktiren, sürekli uzun uzun nefesler verdiriyordu bu burukluk, sanki o kara nefesi bitirmeye çalışır gibi veriyordu. Sıkıntının verdiği iç çekişiysi bu aslında,
Sıcak havadan bunalmış bedenine, durgun sessiz havadan kısa süreli serin bir rüzgar vurdu, düşüncelerini kesip aklını dağıtan bir rüzgar. Gülümsedi adam, kahkahalar attı. O kadar güzeldi ki bu serinlik, ölümü küçümseyen ruhu bu ufacık hazdan o kadar çok mutlu olmuştu ki, uzun süredir yaşamadığı mutluluğu bu basit anda hissettiğini farketti. Adam kollarını iki yana açtı, gözlerini yavaşça kapattı ve yüzünü gökyüzüne, güneşe doğru kaldırdı. Sanki gökyüzü kendi kendine konuşuyor, adam da gökyüzünün dilini bilmediği halde gülümsüyordu işte, umursamaz ama samimi bir gülüş; uçuyordu adam, gökyüzü onu uçuruyor bir şeyler anlatıyordu, umursamaz gülümsemesi ile dinliyor gibi yapan bir yüz ifadesi vardı. Gökyüzü yaşıyordu sanki, yüzüne bakıyordu adam. O kadar kendinden geçmişti ki, oysa rüzgar gideli çok olmuştu, o bunları düşündüğünde rüzgar ona tokadı atmış, kaçmış ve çok uzaklardan onu izliyordu. Çoktan unutmuştu bile uçuruma neden geldiğini. Ölümü, uçuruma doğru daha çıkartmadan aşağıya atmıştı bile adam . Ölüm şimdilik onu terk etmişti, ölüm bugün ölmedi onun için.
Belki de o sevmediği insanlar bu yüzden bağımlıydı bir şeylere, sıcaktan kavruluyordu belki zihinleri dedi kendine, işte anlık esen bir rüzgar böyle düşündürmüştü ona. Uçurumun kenarındalardı belki onlarda dedi adam, kendini onlardan biri olarak görüyordu adam artık; ancak bu his bu sefer onun için kabus değildi onun kurtarıcısıydı. Yeni gerçekleri görmüştü kendince işte.
Ona artık yapılan iyiliklere bile inanmayacak kadar umutsuzdu, onu hayata bağlayan güzel bir şey kalmadığını düşünüyordu buraya gelene kadar… ta ki rüzgar onu o an öpene kadar sürmüştü bu ruhundaki çıkmazları, rüzgar onun terini silmiş, sonra çekip gitmişti .
Ölmekten korkmuyordu, yine korkmadı. Onu korkutan şeyler başkaydı soruyordu kendi kendine; öldükten sonra , onu hangi sıcaklar bunaltacaktı? Yoksa , var mıydı ölümün karanlığında serin bir rüzgar?
Sonra arkasına baktı adam ; gözleri şaşırmışçasına açılmış, hızlıca etrafı seyrediyordu. Nefretinden, onu boğan, kör eden düşüncelerinden seyredemediği manzarayı izliyordu. Bozkırın sıcak rengine baktı ,sonra sarı beyaz irili ufaklı taşlara, rüzgarsızlıktan hareketsiz duran ağaçlara baktı; ağaçlar onu gülümseyerek seyrediyorlardı bir şey yapmasını beklercesine, uzaklardaki puslu kara bulutlara baktı, tıpkı rüzgar gibiydi onlar da onu seyrediyorlardı, rüzgar gibi serinliğin habercisiydi bulutlar.
Adam farkına varmıştı onların onu izlediğinin, özür dilercesine baktı onlara ve yine gözlerini kapattı. Topraktaydı bu sefer elleri, yere bakıyordu yüzü.
Adam ayağa kalktı, sırtını uçuruma döndü ve hiç yüzünü dönmedi oraya. Geldiği yoldan geri dönüyordu, yolu biliyordu ancak sanki bu yolları daha önce hiç yürümemişti. Sanki gözleri hep kördü güzelliklere, şimdi gözleri açılmış, yeniden doğmuştu, sadece bir rüzgardı bunu yapan.
Yürürken doya doya izliyordu bozkırın yollarını, gözleriyle selam verircesine bakışlar atıyordu. Ruhsuz düşüncelerini atmış, kuşları dinliyordu adam, bir daha gülümsedi onları dinlerken, düşündü tekrar adam; o güzel sesleri sordu yine kuşların ötüşü mutlu muydu? yoksa mutsuz mu? Anlam veremediğini düşündü onların ötüşlerine, anlayamazdı işte, anlamasıda gerekmiyordu. Neden düşünüyordu ki diğerlerini? Kuşları veya insanları. Güzel düşünene kadar düşünüyordu artık adam , daha fazlasını istemek güzelliğin ardıydı , güzelliği unutturacak gerçeklerdi . O da koşuyordu artık ama acelesi yoktu . Güzelliğe kadardı yolu , o istediğinde değil, eriştiğinde ölecekti.

Yorumlar
Yorum Gönder